Mustafa Işık
  03-08-2019 08:50:00

Yürekte Demlenen Hüzün

-Ya gündüzler olmasaydı! Hep gece kalsaydı vakitler...

 

 

Sana içimdeki gökyüzünü terk eden kuşların bıraktığı hüznün şiirini yazacağım, diyordum nicedir. Oysa biriktirdiğim özlemi okşar gibi okşardım göğün yanağını. Dudaklarımda resmettiğin tebessüm, acısını çektiğimiz şeylerin toplamıydı ama kimseye bunu anlatamazdım.

 

En çok da önümüze upuzun bir yol gibi yürünmeyi bekleyen geçmişimizden bahsettiğimde bana öyle bir bakardın ki ellerime yumak yumak çiğ taneleri düşürürdü seherin sesi.

 

“Şiir, yorumlarını yapamadığımız rüyalarımızdır,” derdi bilgenin biri. Belki bundandı geceler erken çekerdi elini eteğini, eksik bir nazarla. Ne yapsam da nafile, yüreğimi sarmaya yetmezdi hiçbir özlem.

 

Sensizliği sessizce dillendirecektim. Söndürmesin, diye mumları rüzgâr, kalbimin kirini sulardan sakındıracaktım. Belki de aylarca yüzümü bile yıkamayacaktım. Gecenin gölgesine gözkapaklarımı gölge yapacaktım.

 

Sakındırdığım bir mum gibi alevinden tükenecektim. Ölümümün munis yanını, yanışında resmedecektim. Van Gölü’nün kokusunu, çiçeklerin kokularına kardeş olduğu serin bir ilkbahar sabahında… Kör, sağır, dilsizmişim gibi bir köşede kendi sessizliğime gömülmüşken, göğsümün tam ortasına bir ağaç oturmuş, ellerim ve kollarım sayısızca dört bir yana uzanacaktı.

 

Nakış nakış hüzün, kirli bir mendil gibi avluya serili yüreğime misafirken, gökyüzüne keder taşıyan o bakışların, sanki bakır bir levha gibi örtecekti üstümü. Yorgun ıslığımı bulutlar da duyuramayacaktı. Upuzun bir kıyının kimsesizliğine pusuya yatan sesin, yüreğimi esir etmeye ayaz yemini edecekti.

 

Çeyizinde, Rumeli’den türküler işlemiş bir gelin hevesi kalacaktı yüzümde. Oysa yürekte hüzün demiydi, o dem! Belki de bundandır gökte kuşlara yer kalmayacaktı, leylekler dönüş yollarını bulamayacaktı, suya inen ceylanlar suyollarını yitirecekti.

 

Söyle, üşüyen kuru otlara, sere serpe bedenim mi yoksa ferinden yürekler alevlendiren gözlerin miydi? Hâlbuki penceresi hep hüzne açılan evlerimiz vardı eskiden, çaydanlıkta demleyen çayın kokusu genzimize misafir olurdu.

 

Gökte eksilmezdi bulutlar, hüzün yağmurlarıyla ekinlerimiz büyürdü. Bu gece de yüreğinin mümbit toprağındayım sevgili, hüzün deminde, mahmur yüreğinin izinde. Sensizlikten başka azığım yok, hasretinden başka örtü üşüyen yanlarımı örtemeye yetmez. Dilime en çok yakışan elveda sözü... Offf, haydi, söyletmeyin yine beni.

 

Ah, tenimin yorgun çocuklarıdır yağmur taneleri, sensizlik dilimde tütün acısı. Yanarım gene yolun göründüğüne.

Göçe çıkan bakışlarımı nereye saklayalım ki? Yorgun düşmüştür çünkü bir küheylanın boynuna uzanmaktan utanan nasırlı elleri babamın. Benim de damarlarımda kanayan intikam nalçalı bir yolculuk düşüdür.

 

Barut kokusuyla, kin kusturacaklar şafağa, biliyor musun? Bundandır, sana içimde biriken hüznün resmini göndermek isteyişim. Her istediğimde seni göremeyişim.

 

Hayat bana hep yabandı ya da ben hayata, insana yabancı kaldım yıllardır. Yaylalarımızda duyulmaz artık çoban kavalları. Dimağımı serinletmez oldu serin suları. Yüreğimde anın demine örülü hüznü özleyişim kadar; sükûtu bozan çakal seslerini bile özledim.

 

-Zamanı bir tas su gibi içmek isteyişim belki de yüreğimdeki haredendir.

 

 

Mustafa IŞIK

  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
HABER ARŞİVİ
Tüm Anketler
Web sitemize nasıl ulaştınız?
BİZİ TAKİP EDİN
  • YUKARI