Mustafa Işık
  17-12-2018 10:23:00

Kekemeliğimi Acemiliğime Bağışla

-Kekemeliğimi acemiliğime bağışla, seni ilk görmüşlüğüme…

 

 

Nicedir bu abanın altında, bedenime hesapsız bir ağırlık olan seni taşımaya gayret ediyorum ama sanırım artık hesaplaşmalıyım seninle, ey gölgesi karanlığa dost olmuş ahvalim! Ne sanıyorsun kendini, nereyedir bu gidişin?

 

Kardelenin soğukla hesaplaşması gibi olsun senle hesabım. Yoksa bu hoyratlığını meydanlara çekmeye nice yiğitler gelmeli yardıma. Sen ki bütün günahları bitirmeye gayretliydin. Anne kucağına hasret bebek gibiydin, zamanında sütten kesmedim, bundandır gürbüz çocuk olup hâlâ emzik isteyişin.

 

Bir diken gibi sarmalıydım gül gibi hâlini, yoksa sen de elimden yitip gidecektin. Bilirdim, en güzel güller, dikenin gölgesinde boy atardı.

 

Ben ki acemi çobandım, saldım seni dört bir yana. Kollayamadım, gözetemedim. Sen de ağuyu bala katıp süt ile bana içirttin. Bazen dost göründün, postunla sırtımı ısıttın. Bazen de düşman göründün, dibi görünmez uçurumlara yuvarlayan koç oldun.

 

Hep senin tutulmayan boynuzlarından kayıp yarı yolda bırakıldım. Her sonbahar mevsimin sarhoş eden rengine boyanıp beni çok bayram kurban, diye meydanlara saldın.

 

Zulmettim kendime, ihmal ettim sebebi varlığımı. Beni, azametinden lâl-melâl bırakan ulu dağlarla oyaladın. Ne oldu ki bana, her hâlimle sana muhtaç kaldım. Sabah ve akşam kaldırmalıydım bu yanılgıları oysa inkârınla savaşımda yenik düşmez yılgın havariler diyarı olmalıydı bedenim.

 

Ey! Bir yara gibi göğsüme yapış şehla gözlü sevgili, nerede ucu kirpiğe rimel hançerin? Hâlbuki beni bu gece bir kez daha öldürmeliydin.

 

Hangi külden kaç Anka’nın doğacağını hesap etmez yarına uyandık seninle. Uykuyla uyanıklık arası bir molada, düş ile gerçeği karıştırdık çoğu defa.

 

Nehirlere kurulu kadîm köprüleri, hep uzaklara uzayan karayılan misali trenleri, oldum olası severim. Doğduğumda çok ağlıyordum gerçeğine aldırmadan.

 

Ruhum ‘belâ’ demişti ya bir kere, yola revan olmalıydım her zaman.

 

Kekemeliğimi acemiliğime bağışla, garip nefsime, seni ilk defa görmüşlüğüme ve sana her daim kanışıma.

 

Huzurunda her daim el-pençe durdum. Tarlanın ortasına yakışan en güzelinden korkuluktum aslında. Mezarda bir başına yağmuru yutan mevta gibi huşudaydım her ikindi vakti. İçimdeki fırtınayı dindirmeye hiçbir zaman güç yetiremedim, bilesin. Ne edeyim ki, ölmenin özlemekten kolay olduğuna seni inandıramadım.

Söyle bana, ey nefsim! Neden iyi adamlar hep erken ölür. Rableri çok mu özler onları ki erkenden çağırır sofrasına. Ya kalanların kendilerinden olmayan meyillerine ne demeli, her şey öyle sahipsiz mi ki sahipleri beni âdem mi olmalı? Sevgi de sevmeyi bilmeye kalmamalı.

 

Senin bana yapış kalan yanın gibi kaldım burada, bilesin! Hâlbuki anlamak beğenmenin öte yarısıydı. Sen hep eksik bıraktın o öte yanımı.

 

Irmaklar denize varmadan kuruyorsa, kadın erkeğinden önce yatağa giriyorsa, civciv çıktığı kabuğu beğenmiyorsa; bu hengâmede sen galip çıktın. Kendimi deniz sandım, kırk koyunla günahlarını paylaşan çoban olup suya batmadan yürümeye özendim.

 

Hafiften esen bu rüzgârın tufanlar çağıracağını, bilemedim. Kara koyunun varlığını nedense hep unuttum. Hayret ettim, son hayretim olsun, diye de çok dua ettim; son pişmanlığım. Sana son defa boyun büküşüm. Ama çok yalnızdım ve yalnızlığımı senin kalabalığından kurtaramadım.

 

Ne zaman ruhumun bedeninden ayrılmasına sıra gelecekse, seni de o zaman kapı dışarı edeceğime karar verdim. Kaybedip kaybetmediğimi hiçbir zaman öğrenemeyecektim.

 

Sana keyifli düşler, eyv/ahım! Üşüdüm, çok üşüdüm. Annemin merhamet yumağı sımsıcak sesine düştüm.

 

-Ne edeyim ki, ölmenin özlemekten kolay olduğuna seni inandıramadım.

 

 

  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
HABER ARŞİVİ
Tüm Anketler
Web sitemize nasıl ulaştınız?
BİZİ TAKİP EDİN
  • YUKARI